SERRÛPEL GOTAR RASTERAST PIRTÛK TEKILÎ DOSYA VIDEO

Kemal Burkay li ser Mêhdî Zana çi got û van ên din çi got?

Yilmaz Odabaşi, Cemal Mîran, Receb Fîslî, M. Toprak,  Ali Ekber Gürgöz

Kemal Burkay di kitêba xwe a bi navê ”Anilar, Belgeler” cildê duduyan de bi haweyekî berfireh li ser Mêhdî Zana nivîsandiye; henekê xwe bi liberxwedana wî a zindana Diyarbekirê kiriye û bi kurtî gotiye ”insanên me li yek, du jestên wî ên li girtîgehê nerîn û ew dîsa kirin qehreman!”

 

Burkay di derbarê Zana de gelek gotiye lê em ê jî yekê binivîsînin: Bi tirkî wilo gotiye:

 

“Mehdi 12 Eylul darbesinin ardindan sevgili makamını yitirdi ve tutuklandı. Belediye başkanlığı döneminde topladığı ve bir bölümünü oraya buraya saçtığı paralar da elinden uçup gitti. Böylece herşeyi yitirıp tekrar içinden geldiyi insanlar gibi olunca, devrimciliği yeniden hatırladı. Yeniden kendisine özgü, gösteri türünden kimi tavırlar takındı. Örneğin mehkemede kürdçe savunma yapmaya çalıştı ve bu yüzden de ayrıca yargılandı. Ve insanlarımız ne kadar unutkan, ya da ‘gönlü geniş’ olduklarını bir kez daha gösterdiler! Mehdinin, eline makam ve para geçince, fırsatını bulunca nasıl devrimci değerleri bir kenara ittiğini, nasıl hızla yozlaştığını unuttular! Onu, cezavindeki bir, iki jestine bakıp yeniden kahramanlaştırdılar….” Rûpel 96

Kemal Burkay wan tiştan dibêje, îcar hevalên Mêhdî Zana ên girtîgeha Diyarbekirê çi dibêjin gelo?

 (Têbinî: Nivîsên li ser Mêhdî Zana hemû di lînka bi navê DOSYA de ne)_______________________________________________________________________________

M.Toprak

Bi rastî jî Mêhdî Zana li girtîgeha Diyarbekirê mirovekî heta mirov bigota kurdperwer û mêrxasekî di ser xwe re bû! Keda wî ya li zindanê mezin e. Mezin e dibêjim ji ber ku him bi kurdî digot û dibilan û li ber xwe dida û him jî bi moralê ku dida girtiyan dihişt ku girtî jî li ber xwe bidin.

Îcar gelo kî nizane dema ku behsa Mistefa Barzanî dibe Kurdistan û behsa Mêhdî Zana jî dibe hema girtîgeha Diyarbekirê tê bîra mirov?

Bi rastî jî ez li wê nivîsa ku wê zir liberxwedana Mêhdî Zanayê ku bi salan di bin darê zilmê de birçî û tazî li ber xwe dida, bi ”jest” û “gosterişan” bi nav kiriye ecêbmayî mame û ewqasî jî xemgîn bûme!

Bihemedê Bismilî (Navê wî ê din jî Ekremê Batmanî, hinan ji me wilo jî gazî wî dikirin)

­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­________________________________________________________________________

 Receb Fîslî

Ez wek endamekî doza KUKê, deh salan di girtîgeha Diyarbekirê de mam. Di hindurê wan deh salan de, bi taybetî ji destpêka sala 1981ê û heta dawiya liberxwedana me a sala 1984an, bi şev û rojê li girtîgehê her û her agir dibariya!

Îcar bi kurtî ji bo Xalê Mêhdî Zana dikarim bibêjim ku bi rastî jî ew Xaloyê temamê girtiyan bû. Wî, bi liberxwedana xwe a bêwestan û moralê ku dida girtiyan, cihê xwe di dilê hemiyan de çêkiribû. Mêhdî Zana kurdê rojên giran, mêrxas û camêr bû!

25 01 2010

_________________________________________________________________________________________

Cemal Miran

Kawa kürd siyasi hareketinin bir üyesi olarak Diyarbakır cezaevinde 9,5 yil yattım. 1984 direnişinde iki aylık girdiğim ölümorucu sonucunda felc oldum. Felc oldum ama direnişide kazandık. Şimdide felcliyim; tabi eskısi gibi yatalak değil, Avrupalı doktorlar sayesinde  kendi işimi kendim görecek kadar ayaktayım.

Sorunuzun Xale Mehdi Zanaya ilişkin bölümüne gelince:

Xalo Dıyarbakır zindan vahşetinde nekadar kürd davasının adamı olduğunu, sergilediği şanlı direnişle, bence tüm dost ve düşmana göstermiştır. O, 50 yıllık siyasal yaşamıyla bağrında bütün kürd değerlerini taşıyan ulusal bir isim, ve namuslu kavgamızın simgesiydi!

Evet, Mehdi Zana bir kürd Mandelasıdır; her kürdün ona saygı ve sevgiyle yaklaşması kürd milletinin çıkarınadır der, o büyük mücadeleci azmi karşısında saygıyla eğilir, daha nice nice yılları yaşamasını canigönülden dilerim.

15.01. 2010

______________________________________________________________________

Ali Ekber Gürgöz
 
Ben 20 eylul1980 ile 23 aralik 1981 tarihleri arasinda Diyarbakir cehenneminde kaldim. Bu süre içerisinde 3 ay hücrede ve 1 ayda koğusta sayin Mehdi Zana ile beraber kaldim. Mehdi bey hücre ile koğus arasinda mekik dokurdu.Her türlü iskenceye karsi kürt ruhunu satmadi ve teslim etmedi. 3.kat 4.hücredeydik; normalinde hücre 1 kisilikti oysaki biz 7 kisiydik. 4.kat 4.hücrede bulunan PKK savas esirleri ufacik hücrde 36 kisiydiler. Rahmetli Mazlum Dogan,Kemal Pir,Mehmet Hayri Durmus ve bir kac PKK li arkadaslar açlik grevindeydiler. 4.kat 4.hücrede bulunan arkadaslar adina Mustafa Karasu arkadas soz aldi ve kendilerine su ve sigara gönderilmesini rica etti. Bizim hücre 3.kat 4.hücre olduğu için bu görev bizlere düşüyordu. Ben ve Mehdi Bey hemen aramizda görevi kabullendik,hücrede bulunan türk solundan arkadaşlar biraz tereddüt ettilerse de sonunda onlari ikna ettik. Aklin almayacagi bir sekilde su ve sigaralari yukariya ulaştirdik. Eylemden sonra Mehdi bey o güzel kürtçesiyle, ispiyoncular tarafindan ihbar edilmeyi de göze alarak şöyle dedi: Arkadaşlar vermis oldugunuz mücadelede sonuna kadar sizinleyim. Gayret, bu günlerde bir gün son bulur ve faşist idare hesabini verir. Böylesi bir konuşmayi yapmak büyük bir cesaret isterdi… Daha nicelerce anilarim oldu Mehdi beyle. Esat Oktay yuzbaşisi tarafindan özel işknceye tabii tutuluyordu. ”Suçuda” Fransa caddelerinde, hibe edilen belediye otobüslerinin üzerine Bağimsiz Kürdistan, Kürtlere özgürlük ve benzeri yazilar yazdirip onlari trafikte kullandirmasi idi. Bazilarinin dediği gibi ”jest filan çekip kendisini kahraman ilan” etmedi! Daha sonra dağitildiğimiz ve 1.koğuşun sorumlusu seçildiğim, Sahin Donmez ihanetçisininde genel sorumlumuz olduğu 3 bölmeli bir koğusa verildik. Mehdi Bey benim koğusumdaydi. Yine herzamanki moral verici konuşmalarını yapıyordu.Kendisine, Mehdi abi konuşmalarına dikkat et, bu Şahin alçaği seni yüzbaşıya ihbar eder ve tekrar hücreye atilirsin. O da ”Merak etme Ali!Ben alişknım” demişti. Konuşmanın üzerinden yarım saat geçmemiştiki Şahini yüzbaşi istetti. Dönüşünden kısa bir süre sonre Mehdi bey’e eşyalarıni toplamalarını söylediler. Istikamet hücreydi. Şahin O’nu dediğim gibi ispiyonlamişti. Bu olaydan sonra Mehdi beyle yeniden karsilaşmadim. Ama hücrede olduğu haberleri geliyordu. Sağliği çok bozuktu, hep merak ederdim.
 
Kendisine sevgi ve saygilarimi sunuyor, sağlikli huzur dolu günler diliyorum.
 
Evet arkadaşim, daha başka bilgilere ihtiyacınız olursa benimle irtibata geçebilirsiniz.
 
Selamlar ve başarilar.

________________________________________________________________________________

Yılmaz Odabaşı  

Uçurumda Açan Çiçek: Mehdi Zana

Yarım yüzyıla ulaşan bir süre her şeye rağmen temiz kalmış ve kalabilmiş Mehdi Zana hakkında yazmanın benim için bir onur olduğunu vurgulayarak başlamak isterim.

Herkesin hayatında yazgısının iç içe geçtiği insanlar vardır; bazen nereye giderseniz gidin ve nereden, ne zaman dönerseniz dönün, tıpkı Kavafis’in bir şiirinde “dönüp dolaşıp aynı şehre varmak” gibi, önünde sonunda dönüp dolaşıp kendisine vardığımız insanlar vardır. Mehdi Zana, neredeyse otuz yıldır benim için bu çok özel insanlardan biridir.

Biz onunla otuz yıldır bir biçimde görüşür, ayrılır ve sonra yollara çıkarız; aslında aynı yollar değildir yürüdüğümüz. Ben edebiyatın, aşkın, mutsuzluğun, bazen münzeviliğin yollarına çıkarım, o ise siyasetin… Her birimiz kendi yollarımızda yürüsek de, önünde sonunda yazgılarımız kesişir ve biz onunla er veya geç yine Diyarbakır’da buluşuruz.

1980’lerde Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde, aynı kelepçede, aynı davadan yargılandık. Sonra bambaşka yollarda, hayatlarda yürürken, 1993’te bir baktık ki Ankara Ulucanlar Cezaevi’nde yine aynı avluda birlikte volta atıyoruz; beni edebiyattan getirmişler, onu siyasetten… Fakat ne zaman aynı dönemlerde hapishaneye girsek, o hep benim en az beş mislim yatmıştır. Ahmet Kaya’nın bir şarkısındaki gibi, ”beni tez saldılar, o kaldı içeride” dizeleri sanki bizim için yazılmıştır…

Buluşup, ayrılıp başka yollarda, başka hayatlarda yürüsek ve ne kadar ayrı istikametlere gitsek de, dediğim gibi bazen dönüp dolaşıp yazgılarımızın bir biçimde iç içe geçtiği insanlara varırız… Bakarsınız ben İzmir’de bir gazeteciyimdir, o Eskişehir’de mahpus, bakarsınız ben Konak Postanesi’ne yürüyorken elimde bir mektup vardır ona yazılmış, Bazen Bursa’da bir kitapçı ya da Ankara Engürü kahvesinde bir aylak, Yalova’da bir baba, Urfa’da bir fotoğrafçı veya Konya’da şiir konulu bir panelde konuşmacıyımdır; neredeye gidersem gideyim, oradan er veya geç ayrılır, döner dolaşır onunla biz yine Diyarbakır’a buluşuruz.. Biz onunla en çok da Diyarbakır’da buluşuruz. Orada arınırız; çünkü orası kabemizdir bizim.

Sonra bir bakarız ki Vedat Aydın’ın cenaze töreninde kulaklarımızda art arda kurşunların uğultusunda aynı uçurumdan düşüyoruzdur ve devlete inat bir oyunu kaldığımız yerden sürdürür gibi biz yine birbirimize gülümsüyoruzdur… Uçurumda açan çiçek ne demişti Cemal Süreyya’nın aziz anısı: ”Yurdumsun ey uçurum!”

Bazen onu Fransa’ya yolcularız. Yakında dönecek gibi gider, yıllarca dönmez, sonra ben de başka bir ülkeye, belki bir başka şehre giderim; onun etrafında öğrencileri, kardeşleri, siyasal arkadaşları, benim çevremde okurlarım. Sonra o kalabalıklar dağılır, sonra bir gün ikimiz de yine Diyarbakır’a döneriz. O siyasal yasaklıdır, ben dört-beş yıldır yeni kitap çıkarmamışımdır ve çevremizde bir kez daha kalabalık namına kimse kalmamıştır.(!) Biz onunla yine Diyarbakır’da buluşuruz. Hayatlarımıza insanlar girer, çıkar, biz dönüp dolaşıp onunla hep Diyarbakır’da buluşuruz…

Bir yazı ile şeyhim, ağabeyim, halk önderi, vb. gibi birçok sıfatı hak ettiğine inandığım Mehdi Zana’nın bendeki imgesini anlatabilmem çok zor. Bu yazı, yakında hazırlayacağım “Portereler” kitabımda yer alacak Mehdi Zana (bizdeki diğer adıyla Xalo) portresi için bir sunuş yazısı olabilir belki.

(Aslında ben, 1970’lerin sonunda, Diyarbakır Belediye Başkanlığı döneminde o yıllar saflarında yer aldığım örgütümüzden ayrıldığı gerekçesiyle, onun tayin ettiği bazı müdürleri, yol arkadaşlarını dövmüş, tehdit etmiş biri olmakla zamanın vicdanı karşısında mahcubum; biz, belediye işçilerini ona karşı grev yapmaya kışkırtarak şehirde çöplerin dolup taşmasına, kolera gibi hastalıkların yaygınlaşmasına neden olurken, o günler generallerin ise bize aba altından sopa göstermeye hazırlandıklarını nasıl bilebilirdik? Bu suça iştirak etmemize gerekçe olarak da yaşlarımızın gençliğini da gösteremeyiz; zira hayat nedenlerden çok hep sonuçlarla ilgileniyor çünkü…) Bu yüzden önce yirmi sekiz yıl öncesine uzanıp, o yıllara kısaca bir göz atalım.

DİYARBAKIR’DA 1978 YEREL SEÇİMLERİ

Saflarında yer aldığımız oluşum, belediye başkanlığı seçimlerinde Diyarbakır’dan Mehdi Zana’yı aday gösterecekti. Bu konuda yapılan bir dizi toplantının ardından propaganda çalışmalarına başladık. Bu çalışmalarda Özgürlük Yolu’nun tabanı büyük bir heyecanla sorumluluklar alıyorduk. Diğer adayların çalışmaları başlamadan, ressam arkadaşımız Ata’nın hazırladığı ve üzerinde Mehdi Zana’nın dev bir portresinin bulunduğu bez afiş, önce Fiskaya semti yolunda geniş bir caddeye asıldı. Herkes sorumluluk aldığı semtlerde çalışmalarını sürdürürken, Hakkari, Van, Bingöl gibi illerden, Silvan gibi il ve ilçelerden de çok sayıda insan seçimler için propaganda çalışmaları için Diyarbakır’a geliyorlardı..

Mehdi Zana, halkı çok iyi tanıyan ve diyalog kurabilen biriydi. Gittiği her yerde büyük sempati uyandırıyordu. Ancak, Mehdi Zana’nın karşısına bazı devrimci hareketler de kendi adaylarını çıkarmışlardı. Bunlar arasında en güzlü aday da DDKD’nin desteklediği Yahya Mehmetoğlu sayılabilirdi. Çevre il ve ilçelerden gelen insanların çoğu öğrenci veya emekçi insanlardı. Gündüzleri yapılan propaganda çalışmalarından sonra bu konukların bir kısmı otellerde, bir kısmı da dernek üyelerinin evlerinde kalıyorlardı. Bir akşam üç kişiyi de bana emanet ettiler. Fakat babamın hoşgörüsüzlüğünden ben bile günlerdir eve gidemiyordum; beraberimdeki arkadaşlara durumu kısaca anlattığım da, otelde kalmak için de üzerimizde peş para olmadığı anlaşıldı. Bir arkadaşımız cebindeki son kâğıt beş lirayı da seçim bağışları için konulan kumbaraya attı ve o hep birlikte çıkıp Diyarbakır’da zafer anıtı olarak bilinen parkta uyuduk…

O gece yattığımız toprak zemin bizi hiç rahatsız etmedi. Bir toplumsal coşkuya hep birlikte kan taşımanın güzelliğindeydik. Seçim sonuçları açıklandığında Mehdi Zana, Diyarbakır Belediye Başkanıydı. Sonuç sürpriz sayılmıyordu. Hem Diyarbakır için, hem Mehdi Zana ve ‘Özgürlük Yolu’ hareketi için yeni bir dönem başlıyordu.

ÖZGÜRLÜK YOLU-MEHDİ ZANA AYRIŞMASI

DHKD’nin(Özgürlük Yolu’nun legal derneği) bir olağan kongresinin ardından Mehdi Zana ve beraberindeki -büyük oranı belediye çalışanı- kadronun (Mesut Baştürk, Aydın Hasar, Nuri Sınır, Mehmet Yokuş, Vedat Yentürk gibi isimlerin) saflarımızdan ayrıldıkları açıklanmıştı. Diğer siyasal hareketlere karşı gücümüzü de simgeleyen belediye mevzisini yitirince, yoğun bir anti propaganda başlattık. Biz sadece yöneticilerin anlattıklarıyla koşullanıyor, onlar ne diyorlarsa ‘öyledir’ diyerek bize anlatılanları alıp Diyarbakır’a ve diğer siyasal hareketlerin tabanlarına yayıyorduk. Giderek dernekteki tartışma ve sohbet gündemimizin büyük oranını Mehdi Zana ve belediye konusu oluşturmaya başlamıştı. Biz gençler, belediyeye ve Mehdi Zana’ya yönelik ‘yıpratma’ stratejisinin bir anlamda piyonları olmuştuk. Nesnel olabilmek adına, bu konuya ilişkin ‘Bekle Diyarbakır’ adlı kitabında tam on beş yıl sonra Mehdi Zana’nın neler söylediğine göz atalım:

“…Bu dönem, aynı zamanda Özgürlük Yolcularla aramın açıldığı ve bağlarımın tümden koptuğu bir dönemdi. Kendileriyle bazı nedenlerden dolayı anlaşamamış, daha fazla yol arkadaşlığı edememiştik. Benden, belediyeyi ve belediyenin bütün olanaklarını kendi örgütlerinin hizmetine sunmamı, her şeyi onların insiyatiflerine bırakmamı istiyorlardı. Böyle bir şeyi kabul etmediğim için bağlarımız tümüyle kopmuş, hiçbir ilişkimiz kalmamıştı(…) İşbirlikçilerle, ağa ve beylerle uğraştığım, onların pervasız saldırılarına göğüs gerip ayakta kalma mücadelesi verdiğim yetmiyormuş gibi, sonunda Özgürlük Yol’cularca da rahatsız edilmeye başlanmıştım. Belediyeyi onlara peşkeş çekmediğim için onların da boy hedefi olmuştum. Onlar da halkı bize karşı kışkırtma çabasına girmişlerdi…”

Bizler, Özgürlük Yolu hareketinin tabanı, usulca dernekten çekilip Zeki Adsız’ın başkanlığındaki Genel-İş Sendikası’nı karargâh yapmıştık. Buluşma yerimiz de dernek değil, sendika ya da altındaki kahvehaneydi artık. ‘Belediyeciler’ sıfatıyla karşı kampta saydığımız eski arkadaşlarımıza ve Mehdi Zana’ya yapılan son çağrılar, uyarılar yanıtsız kalınca, önce belediyenin yönetici kadrosunu yoğun takiplere aldık. Sonra, direktif gereği birkaç belediye yöneticisini görevleri başında acımasızca dövdük. Diğer günlerde de parkalarımızın içinde iri sopalarla bazen surlardan gözetleyerek, bazen sokak aralarında takip, tehditleri sürdürdük. Sonra bütün birimlerdeki belediye işçilerini ziyaret ederek yapılacak grev konusunda onları ikna etmeye çalıştık. Bu arada Genel-İş Sendikası’nda da toplantılar yapıyorduk.

Grev için işçilere yaptığımız ziyaretlerde, Mehdi Zana’nın bir ‘işveren’ bizim ise işçi haklarını savunan devrimci insanlar olduğumuzu, sendikanın da devrimci bir sendika olduğunu işçilere coşkuyla anlatıyorduk. Mehdi Zana’nın ‘birçok özel mülkiyeti olan bir patron’ olduğunu (bize anlatıldığı üzere ki külliyen yalanmış) duyuruyorduk…. Grev başladığında bayrama giden çocuklar gibi coşkuluyduk; her sabah erken kalkarak kâh grevdeki işçileri ziyaret ediyor, kâh grev ‘sözcüsü’, ‘gözcüsü’ gibi önlükler giyerek işçilerle halay çekiyorduk. Hiçbirimiz boş durmuyor, aldığımız direktif gereği ‘işçilere moral’ çalışmalarımızı her gün sürdürüyorduk. Uzayan grev süresinde giderek Diyarbakır’da çöpler dolup taşmaya, evlere, sokaklara üşüşen sinek ve sivrisineklerle kentte kolera salgını yaygınlaşmaya başlamıştı…

Dönemin Genel-İş Diyarbakır Şube Başkanı Zeki Adsız’la güzel bir yakınlık vardı aramızda; sendikadaki küçük odada ona kaygılarımı anlatmaya çalışmıştım. Fakat o, sohbetimizde, “ezilenlerin-emekçilerin refahı ve zaferi için böyle tatsızlıkların, üzücü olumsuzlukların yaşanabileceğinden’”söz ettiğinde, ikna olduğumu hiç unutmuyorum. Henüz on sekiz yaşımdaydım ve yakında, 12 Eylül Askeri Darbesiyle birlikte işkenceye alınıp oradan hapishaneye gönderildiğimde, konulduğum cezaevi koğuşunda beni ilk kucaklayacak kişinin de “belediyeci” sıfatıyla dövdüğüm müdürlerden biri olacağını nasıl bilebilirdim, örneğin…

Yıllar sonra Recep Maraşlı, Mehdi Zana’nın ‘Bekle Diyarbakır’ adlı kitabına yazdığı önsözde, o yıllara, Mehdi Zana ve kadrosuna yaşatılanlara ilişkin şunları yazıyordu: “…Belediye’nin başarısız olması, Zana’nın güç duruma sokularak kaçırılmak istenmesi ve halkın bu tür bağımsız tercihlerden caydırılması için başta CHP hükümeti, ordu, MİT ve bürokrasi olmak üzere pek çok çevre alarma geçmişti. Diyarbakır Belediyesi’nin diğer bir talihsizliği ise, onun bir mevzii haline getirilebilecekken, sol grupların çekişme alanı haline sokulması, siyasal rekabetten doğan sürtüşmelerle, hesaplaşmalarla işleyemez hâle getirilmesiydi. ‘Devrimci’ bir sendikayla devrimci bir belediyenin, Diyarbakır sıcağında çöp grevi ile siyasal hesaplaşmaya girişmeleri ise, bunun kötü görüntülerinden sadece biriydi. Bunları okurken 12 Eylül öncesi ‘sol hareket’in sıkıntı ve açmazlarının bir kesitini daha görüyoruz.”

Eklemeliyim ki, bizler, muhalif insanları mağdur etmek için değil, insanlık adına, sosyalizm adına, Kürtler adına doğru ve haklı şeyler yapmak isteyen donanımsız, temiz gençlerdik; hizipler ve tarihsel yanılgılar adına uygulamaya konulanların figüranları olmaya aslında hiç niyet etmemiştik…

Belediye Başkanı Mehdi Zana ile karşı karşıya getirilen dönemin Genel-İş Sendikası Başkanı Zeki Adsız, 12 Eylül’den sonra Avrupa’da ‘Özgürlük Yolu’ saflarından ayrıldı. Ayrılışını ‘sahayı terkettiği’ biçiminde yorumladılar; ama o, öldüğü güne kadar kavgasını sürdürdü. Çalışmaları Avrupa’da da (K.Saleh adıyla) biliniyordu. Karşı karşıya getirilen iki insandan biri olan Zeki Adsız, yurtdışında yeni bir siyasal hareketi kurup yönetirken, 1990’da apansız yakalandığı kanserden yitirildi ve naaşı Türkiye’ye getirilerek memleketi Bingöl’e gömüldü.

12 Eylül Askeri Darbesi’nin gelmesiyle gözaltına alındığım Kurdoğlu kışlasında, işkenceden çıktığım günler aynı koğuşta kaldığım dönemin senötör adayı Gani Sungur ile Diyarbakır TSİP il Başkanı Tarık Ziya Ekinci’den, Mehdi Zana’nın da yurtdışına kaçmaya çalışırken İstanbul’da müzisyen Rahmi Saltuk’un evinde yakalandığını duymuştum. Askeri darbenin onuncu günü,- 22 ila 23 Eylül 1980 -olmalıydı. Mehdi Zana, daha sonra, 1980-91 yılları arası kaldığı cezaevlerinde örnek bir kişilik çizdi. Birlikte yargılandığımız Diyarbakır Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nde de Mehdi Zana’yı gerçek kimliğiyle tanıma olanağı buldum. Yiğitçe yaptığı bütün savunmalarına tanık oldum. Benim tahliye edilmemden sonra cezaevinde bulunduğu evrede onunla hep yazıştım, hep haberleştim. Bana farkında bile olmadan öğrettikleri için ona hep büyük bir saygı ve minnet duydum. Mehdi Zana ile aynı dosyada birlikte yargılanmamız sekiz yıl sürdü. Toplu yargılandığımız davada 1980‘lerin sonunda ikisi tutuklu yedi- sekiz kişi kalmıştık. Mehdi.Zana tutukluydu, ben ise 1988-89 yılları duruşmalara dışarıdan katılarak yargılanıyordum (Nitekim ben de o duruşmaların sonunda sekiz yıl ağır hapis cezasına çarptırılacaktım).

Bu duruşmalardan birini “Şarkısı Beyaz” adlı kitabımda anlatmış, Mehdi Zana’nın adını vermeyip sadece “belediye başkanı” demekle yetinmiştim. Bir gün Mehdi Zana da bana: ”O kitabında belediye başkanı diyorsun ya, yav kimdir o belediye başkanı?” diye sorunca, V. For Vandetta adlı filmden bir cümleyle yanıtlamıştım onu: ”Siyasetçiler gerçeği gizlemek için, sanatçılar ve yazarlar ise gerçeği ortaya çıkarmak için yalan söylerler…” Kaldı ki ben yalan da söylememiş, gerçeği yazmış, ama yapıtım bir belgesel olmadığı için o kesiti roman kurgusu içinde –onun adını vermeden- betimlemiştim. O kitabımda yer alan bir duruşma tanıklığımı burada alıntılıyorum:

1989: DİYARBAKIR SIKIYÖNETİM ASKERİ MAHKEMESİ’NDE

1989 yılı kış ayları. Sabahleyin Diyarbakır Merkez Komutanlığı’nın bahçesinde bulunan sıkıyönetim askeri mahkemesine girerken, iç çamaşırlarıma dek didik didik aranıyorum. Arama işlemi bittiğinde, kimlik kaydımı yaptıktan sonra içeriye gönderildiğimi telsizle bildiriyor ve beni duruşma salonuna götürmesi için yanıma da bir er veriyorlar.

Her köşede kum torbalarından oluşan duvarların arkasında nöbet tutan askerlerin ortasından geçip duruşmanın yapılacağı salona getirildiğimde, aynı davadan birlikte yargılanacağım arkadaşlarımla karşılaşıyorum. Hepimizin yüzünde tedirgin bir ifade var. Çok geçmeden görevli bir astsubay adlarımızı okuyarak bizi duruşma salonuna alıyor.Salonda önlerindeki evrakları incelemekle meşgûl mahkeme heyetinin tümü de asker. Astsubayın gösterdiği ahşap banklara oturuyoruz. Sinek uçsa duyulacak türden sinir bozucu bir sessizlik var salonda.

Çok geçmeden kapıda iki inzibat erinin arasında gri bir takım elbiseyle belediye başkanı görünüyor. Onu üç numara tıraşlı kafasıyla öyle soluk, bir deri bir kemik görünce burkuluyorum. Kelepçelerini kapının girişinde açıp, onu içeri doğru getirirlerken, bize dönerek zarif bir selam veriyor. Sonra avukatlar, basın mensupları ve arka kapıdan -sayıları beş altı kişiyi geçmeyen- izleyiciler de duruşma salonuna alınıyorlar; sekiz on inzibat eri salonun değişik köşelerine, iki inzibat da tutuklu olmadığımız halde bizim tepemize dikiliyorlar.

Kimlik tespitinden sonra savcı, yargıtayın bozma kararına uyarak yeniden yapılacak yargılamanın iddianamesini okuyup savunma için ilk sözü belediye başkanına veriyor. Başkan, ayağa kalktıktan sonra sakin bir ses tonu ve vakur bir ifadeyle söze giriyor:
“Sayın heyetinizi ve burada bulunan konukları selamlayarak sözlerime başlamak istiyorum. Ben yaklaşık beş yıldır mahkemelerde Kürtçe tercüman da bulunmamasını dikkate alarak savunmalarımı Türkçe yapmak zorunda kaldım. Fakat belirtmeliyim ki, benim ana dilim Kürtçe’dir. Annemden, atalarımdan bu dili öğrenerek büyüdüğüm için hiçbir mahkemenin beni yargılama hakkı yoktur. Bu yüzden bundan sonraki savunmalarımı Kürtçe yapacağım!” dedikten sonra hiç soluk almadan daha sadece birkaç Kürtçe sözcük kullandığında, mahkeme heyeti sinirli ve karmakarışık seslerle salonda bulunan üsteğmene dönerek, “Bunu derhal susturup salondan çıkarın!” diye bağırıyor; dört beş inzibat hemen coplarını çıkarıp ona saldırıyorlar… Coplar, herkesin gözü önünde başkana rasgele inip kalkarken, salonda bulunan herkes o an taş kesiliyor…

Başkan, üzerine inip kalkan coplardan elleriyle korunmaya çalışırken, bir ara bir Kürt olduğunu boğuk bir sesle tekrarlıyor… Birkaç inzibat eri atılıp kollarını sımsıkı kavrıyor, biri de sol kolunu boynuna dolayarak ağzını sımsıkı kapatıyor. Onu döve döve, ağzı kapalı halde salondan dışarı çıkarırlarken, o an dinleyici bölümünden bir kadının kesik, kısa çığlığı duyuluyor… Fakat herkes kaskatı kesildiği için kimse dönüp çığlığın geldiği yöne bakmıyor.

Gazetecilerin hiçbiri kalkıp o şiddet ânının fotoğrafını çekmeye cesaret edemiyor, sadece dehşet kuşanmış yüzleriyle olup biteni sessizce izlemekle yetiniyorlar… Başkan götürüldükten sonra salona ölümcül bir sessizlik çöküyor. Mahkeme heyeti, bir süre ne yapacağına karar veremeyip kendi aralarında fısıldaşırken, ayağa kalkıp sağ elimi kaldırarak söz istiyorum. El kaldırdığımı gören bir askeri hâkim: “Diğer sanıklara sonra söz vereceğiz, otur yerine!” diyor bana. Oturuyorum ama o boğuntuyla daha çok susamayacağımı anlamam fazla zaman almıyor; bu kez oturduğum yerde el kaldırarak bir süre daha bekliyorum… Heyetin boşlukta asılı kalan elimi ısrarla görmezlikten geldiğini fark edince aniden ayağa kalkıp:

“Bana söz vermediniz ama ben size söyleyecek sözüm olduğuna inanarak söz alıyorum!” dediğimde, mahkeme heyeti dikkat kesiliyor ve salondaki herkes merakla ne söyleyeceğimi bekliyor. Sesimi yükselterek kaldığım yerden hiddetle sürdürüyorum:

“Ben insanların anadilleriyle konuşmalarının demokratik bir hak olduğuna inanıyorum. Bu yüzden, az önce uyguladığınız şiddeti kınayarak mahkemenizin bu tavrını utançla protesto ediyorum!” diyor, çok da rahatlıyorum…

Mahkeme heyeti hiç de umduğum kadar öfkelenmiyor. Bir askeri hâkim yüzüme dik dik bakarak: “Tamam mı, sözün bitti mi? ”diye soruyor sadece. “Evet, bitti!” diyorum. Hâkim, salondaki üsteğmene seslenip: “Bunu da dışarı atın!” diyor. Birkaç inzibat eri kolumu tutarak beni ite kaka, ama coplarını kullanmadan o kasvetli, sessiz salondan dışarı çıkarıyorlar(…)”

ZAMANIN BÜYÜK YARGIÇLIĞI

Zamanın yargıçlığı, çoğu zaman bireylerin ve toplumların vicdanından daha adildir. Bunun örneklerinden biri de yarım yüzyıla ulaşan mücadele hayatından bugüne alnının akıyla çıkmayı başaran Mehdi Zana’dır. O, hep zamanın vicdanında aklanarak bugüne dimdik varıp, bir idol, bir efsane olmayı başarmış ender insanlardan biridir.

Silvan sokaklarından gelen bir terzinin, bizlerde, geçmişte ve Kürt siyasal hareketinde bıraktığı izler, hayli düşünmemizi gerektirecek kadar önem taşıyor. Mehdi Zana, bir prototiptir. ABD’de eğitim görerek değil, Silvan varoşlarından bir terzi dükkanından TİP geleneğine, oradan bugüne onca yangından, onlarca eylemden, sürgünden, zındandan dimdik gelebilmiş bir efsanedir. Bugün kendini onun ardılları sayanların da en az çeyrek yüzyıl onun gibi durabilmeyi başarmaları gerekir ki, bunca savrulmanın yaşandığı bir çağda, bu sosyokültürel iklimde ikinci bir Mehdi Zana efsanesi bana artık hiç de olanaklı görünmüyor…

80’li yıllarda Eskişehir Cezaevi’ne gidip geldiği şehirlerarası otobüslerde soluk yüzündeki matemle Mehdi Zana’nın başucunda, yazgısında otururken, kendini bölgedeki insan hakları mücadelesinin tam ortasında bulan, oradan giderek efsaneleşen bir kimlik olmayı başaran Leyla Zana da kuşkusuz ayrı bir yazının konusudur.

Benim bildiğim, Mehdi Zana’nın hücrelerde öldürüldüğü ya da ama olduğu söylentilerinin yayıldığı 80’lerin sonuna kadar bugün insan hakları havarisi olan, panelden panele koşanların hiçbirinin onu yazgısının civarında bile hiç görünmedikleridir. Dahası, Mehdi Zana’nın, bizim de sürgünlerde, takiplerde savrulduğumuz o yıllarda tam on bir yıllık hapishane serüveninde onu ziyarete giden eşi Leyla ve bacanağı Şeyh Zeki dışında çevresinde neredeyse pek kimsenin de kalmadığıdır…

O, kimliğini yalnızlıktan, kimsesizlikten, uçurumdan, o kendini yurdundan damıtmış yarım yüzyıllık bir serüven, yarım yüzyıllık bir anıttır. O, upuzun bir efsanedir ki okumakla, yazmakla bitmez. O, benim yazgımın iç içe geçtiği özel birkaç insandan biridir; o benim dostumdur, ağabeyimdir, şeyhimdır. O, bir halk önderidir. Evet,o gerçek bir halk önderidir.

Dilerim, o halk adamının –belki farkında bile olmadan- bana öğrettiklerini de bir gün yazmaya ömrüm vefa eder. Ona buradan da selam eder, yine bir gün Diyarbakır’da buluşmak umuduyla yüreğinden, ellerinden öperim…

İstanbul, 15 Ocak 2006

Yılmaz Odabaşı

Nûçe

Şirove

2 Responses to “Kemal Burkay li ser Mêhdî Zana çi got û van ên din çi got?”

Şirove bike

(pêwîste)

(pêwîste)